![]() |
|
|
|||||
|
İstanbul’da Müziğin Değişimi, Değişimin Müziği İstanbul’un temelinde yer alan, şehrin mimarisi ve doğası kadar önemli olan, bunların üzerini kaplayan bir müzik boyutundan bahsetmek gerekir. Klasik müzikten bahsettiğimizde yerli yerinde kullanılması gereken, kendine özgü birtakım kavramlar söz konusudur. Seslerin harfleri notalar, Osmanlı müziğinin yapısından dolayı bizim kültürümüze geç girmiştir. Aslında ebced dediğimiz, sayısal karşılıkları olan Arap harflerinden hareket eden bir formül söz konusu olmakla birlikte, çeşitli nedenlerle yaygınlaşamamıştır. Bu müziği yazabilmek için farklı nota denemelerine girişilmiştir; bu gerçekten uzun ve biraz da karışık bir süreçtir. Ustadan çırağa nakledilen, dinledikçe ve o icraya katıldıkça hem yorumcu bazında hem de dinleyici açısından değişebilen, bir anlamda muğlak ama bir anlamda da kolektif hafıza ürünü olan bir toplam söz konusudur. İstanbul bu açıdan zaman içinde kendi içindeki nüfus ve kültürel zenginlikleri de bu işin içine katan bir kent merkezidir; uzun yıllar imparatorluğun başkenti olması önemli bir birikimi yaratması sonucunu getirmiştir. Osmanlı’ya hem 17. yüzyılın başında hem de o yüzyılın ortalarından itibaren iki Batılı katılmıştır: Ali Ufkî Bey ve Kantemiroğlu. Birincisi Polonyalı, ikincisi Romanyalıdır. Ali Ufkî Bey saraya gelmiş, IV. Mehmed’e tercümanlık yapmış, musiki öğrenmiş, santur çalmış ve Santuri Ali Ufkî olarak anılmaya başlamıştır. Dönemindeki saray hatıralarını ve musiki etkinliklerini yazmış, daha folklorik yapıda olan eserler çoğunlukta olmak üzere yüzlerce eseri yazma halinde bırakmıştır. Ondan bir süre sonra, aynı zamanda bir tarihçi de olan Kantemiroğlu gelir; Osmanlı topraklarına iki kere gelip gitmiş, burada yirmi yıl kadar kalmış ve bir notasyon sistemi, harf notası icat ederek bununla 350 kadar eseri kaydetmiş, ayrıca Osmanlı müziğinin perdelerini, makamlarını, usüllerini anlattığı bir nazariyat bölümüyle birlikte külliyatlı bir eser vücuda getirmiştir. Yani ondan önceki müzik örnekleri kaçınılmaz olarak değişmiştir. Oysa aynı konuyu kâğıt üzerinden kavramaya çalıştığımızda tasavvurumuzu devreye katmak zorundayız, ki o tasavvurlar da birdenbire oluşmaz; arada edvarlar, teori kitapları, farklı tanımlar vardır. Dolayısıyla bu seslerin kaydedildiği süreç aslında müziğin kendisi için, hele böyle şifahi bir müzik için çok önemlidir. Türk müziğinin tekniklerinden biri, akıp giden zaman içinde belli vurguların gruplaşarak kulakta bir duyum oluşturmasıdır. Çok basitinden, “düm tek tek, düm tek tek” diye eşit üçerli gruplar tekrar etmek kulakta bir melodi oluşturur. Güfteler vezinler yoluyla usüllerle örtüşür. “Prozodi” denen şeyde de klasik müzikte birebir yazılı olmasa da akan bir mekanizma mevcuttur. Diyelim Itrî’nin 17. yüzyıldaki “Câm-ı lâlindir senin âyine ruy-i enverin”i, “fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün” vezninde, devr-i kebir usulünde, 28 zamanlı bir murabba bestedir. 150 sene kadar sonra Dellalzade’nin “Sînede bir lahza ârâm eyle gel canım”ı da aynı vezinle, 28 zamanda bir usul devreden büyük müzik cümlelerinden oluşur. Aradan 100 -150 sene geçmiş olsa bile gelenek bu kalıpları, bu vezinlerle bu usulleri eşleştirirken belli noktaları belli vurgulara tesadüf ettirir. Tabii bunlar tesadüfe değil, “prozodi” denen bilimsel metoda dayalıdır; neyin arkasından hangi vurgunun, usulün hangi bölümünün geleceğini anlarsınız, ki eski ustalar bunu duydukları anda anlıyor olmalıydılar. Çünkü müzik eserlerini duyma yoluyla tevarüs ediyorlardı. Zekaî Dede eline bir güfte aldığında “Bu hangi usul olur...” diye düşünüp havaya bakarak bestesini yaparmış; şimdi ise bizim böyle bir şansımız yok. Zaten kâğıdın üzerinde ölçüleri anlamak için küçük bölümlere ayırıyoruz; klasifikasyonlarımız değişti. Osmanlı’nın yüzünü artık iyice Batı’ya döndüğü, Fransa’da Fransız Devrimi’nin olduğu, Osmanlı ordusunun yenilendiği, mehterhanenin ilga edildiği, Muzıka-yı Hümayun’un kurulduğu, Batı’dan gelen hocalarla müziğin dilinin değiştiği bir dönemde, şarkı formu ve daha gündelik daha kısa formlar modası yayılmaya başlar. Müzik anlayışıyla birlikte müzik icrasında da ciddi değişiklikler görülür. Tanburi Cemil Bey o döneme kadar Tanburi Ali Efendi’lerde,Osman Bey’lerde görülen klasik tanbur çalış tarzını farklı melodik istiflerle ve icra biçimiyle başka bir yere taşır. (Müzik...) Şarkı formu da yeniliğin bir parçası olur. Hacı Arif Bey, Şevki Bey, Rahmi Bey, daha önce Dede Efendi’nin kuşağından Dellalzade’ler Şakir Ağa’lar batılılaşmayla birlikte mevcudiyetlerini korumakla birlikte gelişmelere pek de karşı duramazlar. Dede Efendi “kâr-ı nev”i besteler, semâi usulü, vals usulü girer Osmanlı’ya. Artık müziğin dili yavaş yavaş değişmektedir. Bu arada Batı notası da kullanılmaya başlar. Batı notasıyla birlikte müzik yayınları da artar, nota yayınları başlar. Peki Münir Bey’den devam edelim: bu da eski bir gazel. Taksim örneğini bir sazda verdik serbest icra olsun diye, bu gazelde de Münir Bey 20’li yaşlarında “Ey gamze söyle zahmı dilimden zebanım ol” güftesi üzerine hicaz makamında melodik cümleler kuruyor. Bu usulsüz icra, biraz önce dinlediğimiz eserin yerini tutan bir örnek. Bunun bestekârı Münir Bey olduğu için Rahmi Bey’den biraz daha yeni diyebiliriz. (Müzik…)Tanburi Cemil Bey’in oğlu Mesut Cemil Bey ile 1920’lerde gerçekleştirdikleri bir kayıt (Müzik…) evet dört mısra tamamladı. Gazel türünün amacı bir makamda belirli bir güftenin veya belli sözlerin üzerine melodik istifler koyarak o makamı tanımlamak, özetle ustalık göstermektir. Bugün yaşayan, notadan müzik öğrenen, bu makamları kafasında sürekli yaşatan bir süreklilikten gelmeyen bir öğrenciye örneğin Münir Bey’in hicaz makamında bir gazeli gibi gazel okutmak mümkün değildir. Bu bir görgü işidir. Münir Bey 14 yaşlarında Şark Musiki Cemiyeti’ne girmiştir, girdiği andan itibaren kafasında da o sesler vardır, hem yeteneği vardır, hem de müziği ustalarından duyduğu şekilde öğrenmiştir. Dolayısıyla onun gazeli daha sahih ve daha doğal ortamının ürünüdür; baktığı evlerin cumbaları, kafesleri, oylumları nağmelerinde görülür. Hepimizin kulaklarında olan bir şarkısı vardır Hacı Arif Bey’in: “Olmaz ilaç sine-i sad pareme...” Güftesi biliyorsunuz Namık Kemal’indir. Şimdi bu eserde Münir Bey ile Safiye Ayla’yı arka arkaya dinleyerek icranın nasıl değiştiği görülür. (Müzik...) 19. yüzyıla doğru özellikle Avrupa’dan başlayan güçlenen milliyetçilik akımlarıyla toplumlar halkçılığa doğru yönelmiş, küçük milliyetçiliklerle bölünmüştür. Türkiye Cumhuriyeti’nde de kültür anlayışının temelini teşkil eden, özellikle Ziya Gökalp’in tezleri üzerine temellenen bir halkçılık akımı belirleyici olmuştur. Osmanlı kültürde, özellikle müzikte “Araptan, Bizanstan, Farstan etkilenmiştir. Aslında bizim halk müziğimiz, yöre müzikleri daha saftır” diye özetlenebilecek bir yaklaşım. Başta söz ettiğim Ali Ufkî’nin derlemelerindeki melodik yapılarda koyu halk müziği olarak gördüğünüz, ama makamlı, belki daha naif söyleyişli geleneğin içinden bugünkü anlayış kadar kopmamış olan çok sayıda örnek söz konusudur. Örneğin bir muhayyer murabbasında “Olmasaydım âlemde aşkınla rüsva keşki / Gülmeseydi halime hicrinle âdâ keşki / Ben de zülfünden ne mihnet çekticeğim bilmeseydim / Başıma kâkül gibi düşseydi bu sevda keşki.” Gayet anlaşılır bir Türkçe kullanmıştır. Melodiler daha yalındır, ama muhayyer makamının da ölçüleri bellidir. Her şey değişiyor; hayat, vezin, edebi anlayış değişiyor, kabul... Ancak bir şekilde iyi örneklerin de duyulabilmesi ve hayatımızın bir yerinde varolması gerek. Bugün maalesef ne entelektüel düzeyde, ne okullarda, ne TRT’de böyle âdil bir varolma ortamı mevcut. Hayatımızda estetik olarak iyi düşünülmüş, ayağı yere iyi basan, klasik göndermeleri olan yüksek sanat eserleri daha fazla yer alsa, hayattan daha fazla zevk alacağımızı düşünüyorum. Genç nesiller açısından, böyle bir müzik karmaşasında bulunmak şanssızlık gibi geliyor bana.
|
||||